“Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir…
Üstü kalsın…”
Bugün günlerden 9 Ocak.
Bazılarımız için özel anlamlar taşıyan bir tarih. Kimi için bir mutluluğun yıldönümü, kimi için içe doğru büyüyen bir hüznün…
Ama edebiyatla yolu kesişenler için 9 Ocak, Türk şiirinin en kırılgan ve en cesur seslerinden biri olan Cemal Süreya’nın aramızdan ayrıldığı gündür.
İçimizi titreten dizeleriyle hâlâ bizimle konuşan bu büyük şairi, bugün biraz da şiirin dışına taşan yönleriyle anmak istedim.
Hayattan Şiire Uzanan Bir Yol
Cemal Süreya’nın gerçek adı Cemalettin Seber’dir. Tam doğum tarihi bilinmese de 1931 yılında, o dönem Tunceli’ye bağlı olan Pülümür’de dünyaya gelir. Çocukluğu; sürgün, yoksulluk ve erken yaşta kaybedilen bir anneyle şekillenir. Onun şiirinde sıkça hissedilen o derin kırılganlığın, sessiz sızının kökeni belki de burada saklıdır.
Haydarpaşa Lisesi’ne parasız yatılı olarak girer. Edebiyata olan ilgisi ortaokul yıllarında başlar; Haydarpaşa günlerinde ise şiir, hayatının merkezine yerleşir. “Şiir, bazen insanın hayatta kalma biçimidir.”
Ankara Yılları ve Şairin Şekillenişi
Cemal Süreya, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümünde öğrenim görür. Bu yıllarda Ahmet Muhip Dıranas, Özdemir Asaf gibi isimleri okuyarak şiir dünyasını derinleştirir. Takma adlarla dergi ve gazetelerde yazılar yazar. 1954 yılında üniversiteden mezun olur.
Hayatı boyunca kamu kurumlarında çalışır; dört evlilik, iki çocuk ve iniş çıkışlarla dolu bir yaşam sürer. Tüm bu deneyimler, onun dizelerine doğrudan ya da dolaylı olarak sızmıştır.
İkinci Yeni’nin En Cesur Seslerinden Biri Cemal Süreya’yı Türk şiirinde bu akımın en özgün ve etkili şairlerinden biri olarak tanırız. Onun şiiri, yalnızca estetik bir arayış değildir; aynı zamanda dile, alışkanlıklara ve ezberlere karşı bir başkaldırıdır.
Aşk, beden, politika, ironi ve bireysel kırılganlık; onun şiirinde zekâ, incelik ve sarsıcı bir açıklıkla iç içe geçer.
Belki de bu yüzden dizeleri, yıllar geçse de eskimez.
Papirüs: Bir Dergiden Daha Fazlası

Bu şiir anlayışının en önemli duraklarından biri Papirüs dergisidir.
“Bir dergi değil, bir edebiyat tavrı.”
İlk kez 1960 yılında Ankara’da yayımlanan Papirüs, Cemal Süreya’nın yalnızca bir şair olarak değil, bir edebiyat kurucusu olarak da öne çıktığı yerdir. Dergi, kesintilerle yayımlansa da her seferinde çağdaş edebiyatın nabzını tutmayı başarmıştır. Dergi toplamda elli üç sayı basılmıştır. Belki de kendi gönül kırıklığımla kurduğum bağ yüzünden bu dergi de adı da beni fazlaca etkiledi…
Süreya, dergiye “Papirüs” adını vermesinin sebebini arkadaşlarından biri olan ve Dinar’da bulunan Nedret Gürcan’a yazdığı 22 Aralık 1959 tarihli mektubunda “eski Mısırlıların ilk yazılarını Nil kıyılarında yetişen papirüs adlı
otların yapraklarına yazmaları”ndan ötürü olduğunu belirtmiştir.
Papirüs; şiir, deneme, eleştiri ve çeviri metinleriyle edebiyatın düşünsel boyutunu güçlendirmiştir. Cemal Süreya’nın burada kaleme aldığı yazılar, onun şiire bakışını açıkça gösterir: “Dil yaşayan bir varlıktır; şiir ise bu canlılığın en cesur ifadesidir.”
Ülkü Tamer, Edip Cansever, Turgut Uyar, Tomris Uyar, Gülten Akın, İlhan Berk’in de aralarında bulunduğu 100’den fazla isim Papirüs’te yazdı. Bazı sanatçılar yazmakla kalmıyor, derginin çıkmasına engel olan ekonomik sıkıntılara da birlikte göğüs geriyorlardı.
1966-70 yılları arasında çıkan 47. sayının ardından, 1980’de üç aylık bir sayı basıldı. Maddi koşullar ve dönemin siyasi ortamı nedeniyle yayın hayatı sona eren dergi, dönemin yazarları için
bir tür okul, edebiyat heveslileri için bir soluklanma alanıydı.
Şiirde Papirüs Ruhu
Cemal Süreya’nın doğrudan “Papirüs” adlı bir şiiri yoktur. Ancak derginin özgür, yenilikçi ve cesur ruhunu yansıtan pek çok şiiri vardır.
Özellikle Üvercinka (1963), İkinci Yeni’nin adeta bir manifestosu olarak kabul edilir:
“Aşkımız bir aşktı, yaşanacak
Yalnızca ikimiz biliyorduk.”
“Beni Öp Sonra Doğur Beni” ise beden, aşk ve dili cesurca bir araya getirerek, şiirin hayata karıştığı o sınırı görünür kılar.
Bugün Cemal Süreya denildiğinde yalnızca unutulmaz dizeleri değil; edebiyata açtığı alanlar, cesaretlendirdiği sesler ve Papirüs’le bıraktığı
entelektüel miras da hatırlanır.
Çünkü bazı dergiler kapanır, bazı şairler aramızdan ayrılır… Ama bıraktıkları iz, edebiyatın hafızasında yaşamaya devam eder.
Bir şairin yokluğu bazı kelimelerin daha çok hissedilmesidir. Saygıyla anıyorum Cemal Süreya’yı… Sadece ölüm yıldönümünde değil her okuduğumuz dizede yeniden hatırlıyoruz onu…
Bir de kitap önerim olacak, Cemal
Süreya’nın kaleminden YKY tarafından basılan
“Papirus’tan Başyazılar”. Papirüs’ten Başyazılar, Cemal Süreya’nın elli üç sayı yayımladığı Papirüs dergisindeki yazılarını bir araya getiren özel bir derleme. Cemal Süreya’nın şiire, hayata, siyasete ve sanata dair görüşlerini dile getirdiği bu yazılar, şairin dünyaya nasıl baktığını da gözler önüne seriyor.
