Ağlasa da Gizliyor Gözlerinin Yaşını- Başını Eğmeyen Kadın Suat Derviş

Sevgili kitap dostlarım, yazar Osman Balcıgil’in “İpek Sabahlık” adlı romanını okudum yakın zamanda. Biyografi en sevdiğim türlerden biridir ve Osman Balcıgil’in de bu konuda çok usta bir yazar olduğunu okuduğum çeşitli romanları ile deneyimledim. Ancak bugün size bu kitabı değil, kitabın kahramanı olan Suat Derviş’i tanıtmak istiyorum.  Bu çok güzel yazılmış romanı okumanızı da ayrıca tavsiye ediyorum. Okurken çok heyecanlandım, hüzünlendim ama en çok da mahcup oldum.  Çok okuyan ve hasbelkader de yazmaya gönül vermiş biri olarak beni oldukça heyecanlandırdı bu kitap.  Ancak itiraf edeyim Suat Derviş’i hiç tanımıyormuşum, çok üzüldüm. Ona dair bildiğim tek eser Fosforlu Cevriye idi ne yazık ki… İlk defa bu kitap sayesinde tanıdım ve araştırmamı bu yönde geliştirmek istedim.

Neden Suat Derviş’i anlatmak istedim derseniz, çünkü hikayesi beni çok etkiledi, demek isterim. Tanımıyordum çünkü maalesef unutturulmaya çalışılan yazarlarımızdan biri kendisi. Pek hatırlanmaz, hatırlatılmaz. Çünkü hem kadındır hem de ömrünün sonuna kadar doğru bildiklerini savunmuş güçlü bir kadındır. Öyle ki Nazım Hikmet’e “Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını; Bir kere eğemedim bu kadının başını” dizelerini yazdıracak kadar güçlü bir kadın…

Suat Derviş 1901 yılında doğmuştur. İyi eğitimli, varlıklı bir ailenin kızıdır. Çocukluğu Küçük Çamlıca’da bir konakta geçer. Eğitime çok önem veren bir ailede yetişmiş, yazım kabiliyeti her zaman desteklenmiştir.  Kadıköy Numune Rüştiyesi’ne kayıt olur. Çok güzel, her zaman bakımlı ve biraz da flörtöz yapısıyla erkeklerin ilgisini her zaman üzerine çeken bir kız olmuştur. .  

Dönemin hem yerli hem yabancı yazarlarının tümünü okur, onlardan çok etkilenir. Kendisi de sürekli yazar. Hatta bir şiirini bulan Nazım Hikmet, habersizce alır ve gazeteci dostlarına gösterir. Şiir Alemdar gazetesinin edebiyat sayfasının başköşesinde yayınlanır ve çok ilgi görür. Basılı gazeteyi Suat Derviş’e getirir ama beklediği tepkiyi alamaz, hatta azarlanır. Oysa bu durum aslında Suat Derviş’i çok mutlandırmıştır. Ama itiraf etmek istemez.

Daha sonra gazeteye çeşitli hikayeler yazar ama asıl yapmak istediği roman yazmaktır. Zaten bununla ilgili pek çok çalışması vardır. Kendi ifadesi ile gerilim, babasına göre ise korku romanı olan ilk kitabı “Kara Kitap” bu süreçte yayınlanır. Kısa bir romandır ama o zamana kadar işlenmeyen bir konu olduğu için oldukça ilginç gelir okuyuculara. Ana tema, ölüm, ölüm korkusu ve tekinsizliktir.

Bu denli hayat dolu, cıvıl cıvıl bir kızdan beklenmeyecek türde yazılan bu roman olumlu eleştiriler alır. Bu tarihde henüz 19 yaşındadır.

Osman Balcıgil İpek Sabahlık Bir Suat Derviş Romanı

İlerleyen zamanda sosyal olaylara ilgisi başlar. Okuduğu yazarların etkisi ile sosyalizme ilgi duyar. Yine bu tarihlerde Seyfi Cenap bey ile ilk evliliğini yapar. Dört kez nikah masasına oturan Suat Derviş’in (Seyfi Cenap Berksoy, Selami İzzet Sedes, Nizamettin Nazif Tepedelenli ve Reşat Fuat Baraner) yaşamında bu isimlerin yanı sıra etkili olan bir isim daha vardır ki o da çocukluk arkadaşı Nazım Hikmet’tir. Onun hayatının bütün dönüm noktalarında Nazım Hikmet her zaman yanı başındadır. Nazım Hikmet ile iyi arkadaştır hatta belki Nazım’ın ona ilgisi biraz daha fazladır ama Suat bunu anlamayacak kadar uçarıdır ilk başlarda.

Hiçbiri”,  Ne Ses Ne bir Nefes,  Bir Buhran Gecesi, Fatma’nın Günahı, Gönül Gibi” romanlarını peş peşe yazar.

Tüm eserlerinde kadın karakterler, özgür, dikbaşlı ve her türlü zorluğa göğüs gerecek kadar da cesurdur.

Bu süreçte pek çok dergi ve gazetede yazılar yazar. Kadın sorunlarına eğilen bir araştırmayı yazı dizisi olarak yayınlar. Montrö Konferansı’nı izlemeye İsviçre’ye gider ve bu şekilde yurtdışına giden ilk kadın gazeteci olur.


Dünyada olan her değişikliği yakından takip eder. Röportajlar yapmak için Sovyetler Birliği’ne gönderilir. Ülkenin sosyal kuruluşlarını, operalarını gezer ve bu ülkeye olan hayranlığı daha da artar. Ancak döndükten sonra onu kötü sürprizler beklemektedir. Burada yaptığı röportajlar oldukça ilgi görmesine rağmen, “kıpkızıl komunist” olmakla itham edilir. Özgür düşüncenin engellendiği karanlık süreçten o da nasibini almıştır. Düşüncelerini ifade edecek alanlar bulmakta zorlanmaktadır. Gazetecilik kariyeri bitse de edebiyat çevrelerinde hala çok aranan ve okunan bir yazardır.
Gazetelerde Nazizme, Faşizmin yükselişine ve adaletsizliğe karşı yazılar yayımlarken, romanlarında köşklerde yaşanan aşkları, ziyafetleri ve davetleri yazmayı reddeden Suat Derviş, artık toplumcu- gerçekçi bir edebiyat anlayışına yönelir. Bu dönemde “Bir İstanbul Gecesi” tefrika edilir, “Hiç” romanı yayımlanır. Yine aynı yıllarda “Emine” romanını kaleme alır. Emine, Suat Derviş’in, sosyal adaletsizliği ilk defa açıkça yerdiği romandır. Bundan sonra pek çok romanında, kâh kahramanların, kâh anlatıcının ağzından daha iyi bir dünyaya, daha insancıl bir yaşama yönelmek için uygulanması gerekenleri okurları ile paylaşır.


Hayatına giren Reşat Fuat Baraner ile yeni bir döneme başlar. Evlenirler ve birlikte, Türkiye’de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan “Yeni Edebiyat Dergisi’ni yayınlamaya başlarlar. Bu dergide kısa öyküler, fıkra ve eleştiriler yazmış, aynı zamanda “Zeynep İçin” ,“Biz Üç Kardeşiz, Fosforlu Cevriye, Çılgın Gibi” romanları gazetelerde tefrika edilmiştir.

1944 yılında eşi ile birlikte yargılanır, bir yıl hapis cezası alır. Hapisten çıkınca, yaşadığı işsizlik problemleri nedeniyle Paris’e gider. 1953-1963 yılları arasında Fransa’da kalır, burada çeviriler yapar, radyo oyunları ve tiyatro piyesleri yazar. Zeynep romanını, “Ankara Mahpusu” adıyla yeniden yazmış, ablası Hamiyet Hanım’da Fransızcaya çevirmiştir. “Le Prisonnier d’Ankara” adıyla yayımlanan eser, on sekiz dile çevrilir ve o kadar beğenilir ki eleştirmenler tarafından Ivo Andriç’in Drina Köprüsü’nden bile daha iyi bulunur. Daha önce yayınlatamadığı “Çılgın Gibi” eserini Fransızcaya çevirir. Eser, Les Ombres du Yali (Yalının Gölgesi) adıyla yayımlanır.


Suat Derviş, eşi Reşat Fuat Baraner’in hapisten çıkmasının ardından 1963 yılında Türkiye’ye döner. Bu dönemde takma isimlerle roman ve hikâyeler, çocuk masalları yazar, tercümeler yapar. “Fosforlu Cevriye”, öğrenci ayaklanmaları ve sert isyanların zirveye ulaştığı 1968’de May Yayıncılık tarafından Ankara Mahpusu ile birlikte yayımlanır. Yazarın “En çok sevdiğim eserim” dediği Fosforlu Cevriye romanı, Türk edebiyatında bir sokak kadınının hayatını konu edinen ilk eserlerdendir. Suat Derviş, bu romanında insan sevgisinin toplum dışına itilmiş bir fahişeyi nasıl değiştirdiğini başarıyla anlatır.
Ablası ve eşini peşpeşe kaybettikten sonra çok sıkıntılar yaşamış, kendi sağlığı da bozulmuştur. Yakın dostu Neriman Hikmet ile birlikte Devrimci Kadınlar Birliğini kuruluşunda görev alır ve bu arada da ölene değin yazmayı sürdürür. 1972 yılında da hayatını kaybeder.


Başta da söylediğim gibi belki de baş eğmezliğinden dolayı unutturulmaya çalışılan bir kadın yazar Suat Derviş. Sadece baş eğmez değil, aynı zamanda mücadeleci, üretken ve fikirlerinden taviz vermeyen bir kadın. Türkiye’nin ilkler listesinin birçoğunun başında adı geçen ama tarihin tozlu sayfalarında unutturulmak istenen, her zaman ezilenden, horlanandan, halktan ve hayatı karartılanlardan yana olan bir Türk kadını. İşte bu nedenle bugün, kadın hakları ve demokrasi alanlarında mücadele etmiş bir aktivist-yazar olan Suat Derviş’i analım, anlatalım istedim

4 Yorum “Ağlasa da Gizliyor Gözlerinin Yaşını- Başını Eğmeyen Kadın Suat Derviş”

  1. Suat Derviş adını daha önce duymuştum ama yazınızı okuyunca onun gerçekten de tarihimizde altın harflerle yazılması gereken kadınların en başında olduğunu anladım.

    Günümüzde bile bazı şeyleri kadınların yapması zorken daha da kötü koşullarda, cahillik ve bilinçsizliğin olduğu yıllarda böylesine başarılar dlde etmesi, yazın ve kültürümüze bu denli güzel eserler kazandırması gerçekten de takdire ve her türlü övgüye layıktır. Aydınlatıcı yazınız için çok teşekkürler.

    Nazım Hikmet’in az bilinen ve hece ölçülü Suat Derviş için yazdığı şiiri de ekleyelim:

    GÖLGESİ

    Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
    Bir kere eğemedim bu kadının başını.

    Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
    Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.

    Cevapları öyle heycansız ki onun,
    Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun.

    Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi
    Güzelliğin önünde, dolup, çarpmalı kalbi

    Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal
    Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal

    Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor.
    Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor…

    Dönüyoruz yine biz uzun bir gezintiden
    Gönlümün elemini döküyorken ona ben

    O bana kendisini gülerek naklediyor
    Bilseniz mavi boncuk nasıl yaraştı diyor.

    Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım
    Ben ki, bir çok kereler kırılmışım, kırmışım

    Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı
    Birden onun yüzüne haykırma ihtiyacı

    İçimde alev alev tutuştu yangın gibi
    Bir dakika kendimin olamadım sahibi

    Hiç olmazsa öcümü böyle alırım dedim
    Yolda mağrur duran gölgesini çiğnedim.

    Nazım Hikmet

  2. Osman Balcıgil’in kitabını çok keyifle okudum. Bir de Liz Behmoaras’ın biyografik bir kitabı var Suat Derviş hkd. Biraz daha belgesel niteliğinde, biraz daha ağır bir dili var. Ama ilgilenler için keyifli bir kitap

    1. Çok teşekkür ederim. Osman Balcıgil severek okuduğum bir yazar. Önerdiğiniz kitabı da okuyacağım en kısa zamanda. Sevgilerimle,

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir