Çok sevgili kitap dostlarım, bugün size tanıtmak istediğim kitap ünlü yazar Amin Maalouf’un son kitabı; Empedokles’in Dostları…

Kitaba geçmeden önce biraz yazarını tanıtmak isterim;

Amin Maalouf Kimdir?

Amin Maalouf Türkiye’de bilinen ismi ile Emin Maluf 1949 yılında Beyrut’ta Hristiyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ekonomi ve toplum bilimi okudu, gazetecilik yaptı. İç savaşın çıktığı 1975 yılına kadar ülkesinde yaşadı. 1976 yılında Paris’e yerleşen Amin Maalouf, yaşamını hala Paris’te sürdürmekte ve anadili Arapça olmasına rağmen kitaplarını Fransızca olarak yazmaktadır. Türkiye’de de en çok okunan yazarlar içerisinde yer alan Amin Maalouf 1993 yılında Goncourt  Akedemi Edebiyat ödülünü almıştır. 

Amin Maalouf kitapları kırktan fazla dile çevrilmiş ve dünya çapında geniş bir okuyucu kitlesi kazanmıştır.

Pek çok yayın kuruluşunda yöneticilik ve köşe yazarlığı da yapan Amin Maalouf artık gününün çoğu zamanını kitap yazmakla geçirmektedir. 

Amin Maalouf kitaplarında sıklıkla Asya ve Akdeniz kültürüne dair unsurlar kullanır. İlk kitabı olan Arapların Gözüyle Haçlılar eseri ile tanınmıştır. Bu kitap her çevrildiği dilde büyük ses uyandırmış ve çok başarılı bulunmuştur. Kitaplarında Osmanlı ve Türkiye üzerinde de sıklıkla durmaktadır. Romanlarında sosyolojik ögeleri sıklıkla kullanır.

Amin Maalouf Kitapları

Deneme ve kurgu roman niteliğinde yazdığı 13 kitabı vardır. Ben bu kitaptan önce yazarın Arapların Gözüyle Haçlılar, Semerkant ve Yüzüncü Ad isimli kitaplarını da okumuştum.

Amin Maalouf kitapları

Amin Maalouf yazılarında ve söylemlerinde Arap kültürü ile ilgili pek çok saptamada bulunuyor. Bir çoğunun ne kadar doğru olduğunu yaşadıkça görüyoruz. Kitaplarının teması Arap ve Akdeniz Kültürü olmakla birlikte son yazdığı kitaplarda, dünyadaki kötüye gidiş üzerinde de düşünmemizi sağlamaya çalışıyor.

Empedokles’in Dostları

Empekdokles’in Dostları yazarın son eseri. Daha önce kaleme aldığı son üç eseri gibi bu da geçmiş ile ilgili değil. Geleceğe atıfta bulunarak yazdığı bir roman olma özelliğine sahip. Amin Maalouf, daha önceleri kurgusal ya da değil daha çok yaşanmış konuları ele alan kitaplar yazıyordu. Onun satırlarını okurken tarihin arka sokaklarında dolaşıyor ve neden niçinler üzerinde düşünmeye çalışıyorduk. Bu kitapta ise geleceğin pek de söylendiği gibi aydınlık olmadığı bir kez daha vurgulamış adeta.

Empedokles kim derseniz, Sokrates öncesi, doğa düşünürlerinden biri. Sicilya’da bir Yunan kolonisi olan Agrigentum kentinin yurttaşıdır. Kendinden önceki doğa düşünürlerinin temel öğe (arkhe) olarak belirlediği, su, ateş ve havaya, toprak öğesini de ekleyerek hepsini bir arada kullanan ilk düşünür olmuştur. Empedokles’e göre bu dört temel öğe, sevgi ve nefret (iticilik) gücü ile birleşip ayrılırlar.

Amin Maalouf, “Empedokles’in Dostları” da bu düşünceler üzerinde inşa edilen bir hikâye anlatıyor: Sonu gelmekte olan insanlığın kaderini değiştirmek için saklandığı yerden çıkan “Empedokles’in Dostları” adlı topluluk, kendini Antik Yunan medeniyetini yükseltmiş olan değerlerin taşıyıcısı olarak görmektedir.

Kısa bir özet yapmak gerekirse;

Atlantik okyanusunun kıyısında Antiache adında bir ada vardır. Bu adanın biri Alec diğeri Eve adından başlangıçta birbirleriyle iletişim kurmayan yalnızca iki sakini vardır. Ancak dünyada bütün iletişim ağının çökmesiyle bu iki insan birbirleriyle iletişim kurmaya başlayacak ve dost olacaktır. Bu dostluk büyürken, dünyayı büyük bir nükleer felaketin beklediği ortaya çıkmaktadır. Bugüne kadar geliştirdiğimiz teknolojilerin sonumuzu getireceği düşünülürken bir anda kendilerine  Empedokles’in Dostları  diyen sanat, kültür, bilim gibi alanlarda bizden daha gelişmiş bir uygarlığın insanları çıkacak ve uygarlığımızın sorunlarını yüzümüze vuracak, nükleer felakete engel olacaktır. Dünya ikiye ayrılmıştır. Kimi gitmeleri gerektiğini savunurken, kimisi kalmaları yönünde ısrar etmektedir.

Kitabı bence en iyi anlatan söz arka kapakta; “Geldiler, üstünlük kurdular, dünyaya hem kaygı hem de umut rüzgarları estirdiler, sonra da gittiler.”

Distopya

Pandemi sürecinde belki de yaşadığımız olumsuzlukların etkisi ile daha çok distopik kitaplar, filmler ve diziler ilgimi çekti.

Özellikle Margaret Atwoot’un Damızlık Kızın öyküsü, hem okurken hem de izlerken çok fazla düşünmeme neden oldu. Onun dışında La Valla, Snowpiercer ve tam olarak beğenip beğenmediğime karar veremediğim ancak George Cooleney hatırına izlediğim The Midnight Sky… Örnekleri çoğaltmak mümkün…

Peki neden distopya? Ya da öncelikle distopya ne demek? Distopya, çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılan bir kavram. Distopik bir toplumu kast ederken, otoriter – totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistemi düşünüyoruz. Sanırım içinde yaşadığımız dönemin karamsarlığı, gelecek öngörülerimizi umut vaad eden bir şekilde düşünmemizi engelliyor.

Bu bir akım belki. Distopya, günümüzün ürettiği bir kavram. Kötü gidişat, umutsuzluk, hayallerimizi öylesine ele geçirmiş ki, geleceğin iyi olacağına dair bir beklentimiz kalmamış anlaşılan.

Aslında filmler ve kitaplar bilinçaltımıza verdikleri subliminal mesajlarla bunu kurgulamamızı ve sonunda gerçek olmasını da sağlıyor bir şekilde. Hani çağırma olur dedikleri şeyde bu olsa gerek… Gerçi çağırmasak da geliyor gelecek olan… Perşembe’nin gelişi misali…

Amin Maalouf bugüne kadar hep geçmişten söz ederken neden şimdi geleceği yazdı? Bunu kendisine bizzat sorabilmeyi çok isterdim. Bu mümkün olmasa da, kitap ile ilgili bir kaç röportajını ve söyleşisini okudum. En azından fikir sahibi oldum sebepleri ile ilgili. Sonuç tahmin ettiğim gibi oldu. Şu sözleri duygularını çok güzel ifade ediyor;

Evet, içinde bulunduğumuz çıkmazdan bir çıkış yolu var ama kesinlikle henüz o yöne gitmiyoruz. Muhtemelen bu yüzden ‘mutlu bir son’ hayal etmek için kurguya başvurmam gerektiğini hissettim. Romanımın başında, 18. yüzyıl Alman yazarı Novalis’ten bir satır alıntı yapıyorum: ‘Romanlar, tarihin eksikliklerinden doğar.

Yukarıda da söylediğim gibi, iyiye gitmeme hali, iyiyi yazamama sonucunu da beraberinde getiriyor. Romatizm çağımıza uzak düştü maalesef.

Amin Maalouf Söyleşi

Kitaba dönecek olursak, Amin Maalouf, bir gelecek kurgusu yapmış ve gelecek hiç de güzel değil. Yalnızlaşma, nükleer saldırı, ele geçirilmiş bir dünya… ‘Empedokles’in Dostları’, her ne kadar distopik bir roman olsa da karamsar bir kitap olarak kalmıyor akılda. Hatta şu anki durumumuz üzerine düşünmeye zorluyor bizi. Teknolojik, nükleer, ekolojik tehditlerle dolu, hoşgörüsüz, sevgisiz bir toplum fikrinden bir an önce kurtulmamız gerektiğini söylüyor. Eğer bu alışkanlıklarımızı sürdürürsek aşağı yukarı nasıl bir atmosferle karşı karşıya kalacağımızı gösteriyor.

Bu romanı yazma amacının umudu bulmak, artık neredeyse görünmez hale gelmiş olan ışığı görmek ve göstermek olduğunu söyleyen Maalouf, umalım ki, pandemiyle birlikte geleceğini az da olsa sorgulamaya başlayan dünyamızda küçük de olsa bir etki yaratır.

Amin Maalouf “Ölümcül Kimlikler”, “Çivisi Çıkmış Dünya” ve “Uygarlıkların Batışı” kitaplarının izinden gidiyor. İnsanın insana karşı vahşetinin, doğa üzerindeki tahribatının sonucunu hatırlatarak dünyanın sonunun geldiğini varsayıyor. Ya da sonlu bir dünyada olduğumuzu fark edelim istiyor. Ve kurduğu distopik teknolojiye, bilime, tıbba yaslanan “Empedokles’in Dostları”nı yeniden hayatımıza sokuyor. Antik Yunan’ın medeniyet, demokrasi gibi temel insani değerleriyle gelen bu dostlar dünyanın kurtuluşu için harekete geçiyor. Ne kadar da bildik ama unutmaya yüz tutmuş kavramlar öyle değil mi? Medeniyet geliştiğini sandığımız ama aslında bizi yok eden bir canavar gibi oldu günümüzde.

Dünyayı Kim Kurtaracak?

Mesela romanda; “Hastalığın ve ölümün gücünün her şeye yettiği zamana nasıl dönülebilir ki?” deniyor: Koronavirüs salgınıyla o zamana dönmedik mi? Dünya biz kabuğumuza çekildiğimizde az da olsa nefes aldı sanki. Gerçekten de sormak istiyor insan, dünyayı kim kurtaracak? Bilim, teknoloji, medeniyet ya da akıl mı? Bunları sürekli yok sayarak bir kurtuluş hayal etmek mümkün mü? Geçmişe yaptığı atıfla, özümüze dönmeyi, değerlerimizi hatırlamamızı istiyor belki de.

Kitap genel olarak akıcı, çarpıcı ve her zaman ki gibi doyurucu. Hafif tarafları da var, bazı şeyler biraz havada kalmış gibi. Kitabı keyifle okudum. Bir Amin Maalouf kitabı olarak ilk sıraya koyar mıyım henüz bilemedim… Yine de okumanızı öneririm. Bu yaz okuma listeme aldığım kitaplar içinde, henüz sevmediğim de çıkmadı zaten. En son Ahmet Ümit‘in Kayıp Tanrılar Ülkesi kitabını tanıtmıştım sizlere.

Bu sıralar Mavi Bilet isimli yine distopik temalı bir kitap okuyorum. Bitince yorumlarımı paylaşacağım.

Zor günler yaşıyoruz. Bu günlerde hayata dair çok fazla sorgulama yapmaya ihtiyacımız var. Okumak da bize bu anlamda bazı kapıları aralayacaktır diye düşünüyorum. Daha çok okuyup, daha çok düşünelim…

Sevgiyle kalın,

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir