Biz 13 Kadın, her türlü yorgunluğu, endişeyi, kaygıyı ardımızda bırakıp Mardin gezisi için sabahın kör karanlığında yola çıktık. Kör karanlık diyorum çünkü gerçekten uçak saatimiz 06:15 idi.

Hani kul kurar Tanrı güler derler ya, biz de bu seyahati planladığımızdan beri o kadar çok şey yaşandı ki, üstelik çok büyük bir bölümü de acılarla doluydu. 6 Şubat tarihinde sadece kapsadığı bölgeyi değil hepimizi enkaz altında bırakan çok büyük bir kabusa uyandık…  Telafisi çok büyük kayıplar, acılar yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz. Yaralarımızın sarılması çok uzun zaman alacak ne yazık ki. Deprem ile ilgili yazacak o kadar çok şey var ki, inanın hala kendimi onarabilmiş değilim bu anlamda. Sanırım o yazı biraz daha bekleyecek. Onun için şimdi biraz Mardin anlatayım size…

Mardin çok uzun yıllar önce gördüğüm bir şehirdi. Ama anılarımda çok canlı kalmamış ne yazık ki. Yeniden görebilmeyi çok istemiştim. İmkan olduğu için mutluyum, turumuzda sanırım bu felaketin de etkisiyle bize özel, kapalı bir tur oldu, buna da ayrıca çok mutlu olduk. Onun için Bizbize Mardin koydum yazımın başlığını.

Şehre indiğimizde hafif yağmur vardı. Neyse ki sonraki günler güneş güzel yüzünü gösterdi de tadımız kaçmadı. Gezdiğimiz her mekan olağanüstü idi. Şehrin rengi, dinginliği, insanların güler yüzü bana çok iyi geldi. Gezdiğimiz daracık sokaklar, yeniden restore edilen tarihi Mardin, zamanda yolculuk gibi bir deneyim yaşattı hepimize.

Deyrulzeferan Manastırı

İlk durağımız Deyrulzeferan Manastırı… Buraya giderken Mezopotamya’nın verimli toprakları, doyasıya yeşili ve gökyüzünün mavisi takip etti bizi. Süryani  cemaatin kadim bilgeliğini yansıtan bu mekan kimi zaman kale, kimi zaman eğitim amaçlı kullanılmış. İbadethane işlevi devam etmekle birlikte turistik bir tarafı da var tabi. Avlusunda şarap ve hediyelik eşya mağazası ile ufak bir de kafeteryası var. Mağazaya hızlıca göz atıp, meşhur dibek ve menengiç kahvelerinden tadıyoruz. Gerçi gezi boyunca bu iki kahve arasındaki farkı anlamak epey uğraştırdı bizi. Şaka bir yana ikisi de oldukça lezzetli. Ben yine de Dibek kahvesini daha çok sevdim. Deyrulzeferan Manastırı ile Mardin arası çok yakın, şehrin 4 kilometre doğusunda, Mardin Ovasına hakim bir noktada kurulan, üç kattan oluşan bir yapı burası.

5’inci yüzyıldan başlayarak farklı zamanlarda yapılan eklentilerle bugünkü haline 18’inci yüzyılda kavuşmuş. Manastır, MÖ Güneş Tapınağı, daha sonra da Romalılar tarafından kale olarak kullanılan bir kompleks üzerine inşa edillmiş. Romalılar bölgeden çekilince bazı azizlerin kemiklerini buraya getirillerek manastıra çevirmiş olduğu söyleniyor. Adını çevresinde yetişen zafaran yani safran bitkisinden alan bina Mor Hananyo adı ile de bilinmekte.

Kasımiye Medresesi

İkinci mekanımız Kasimiye Medresesi. Bu mükemmel yapı taş işçiliğinin harika bir örneği. Avluda büyük bir havuz ve yaşamı sembolize eden bir çeşme var. Çocukluktan erişkinliğe geçiş sürecini suyun hareketleri ile karşılaştırmak farklı bir his yaratıyor. Coşkuyla akan su yavaş yavaş yaşamın bitişini anlatırcasına sakinleşiyor. Çocukluk çağının o kabına sığmaz enerjisi, zamanla dingin bir su birikintisine bırakıyor kendini.

Bu medrese düğün ve nişanlarda dış mekan fotoğraf çekimleri için de kullanılıyor. Gelin ve damatlar buranın mistik ve doğal manzarası ile bütünleşince çok güzel kareler çıkıyor ortaya hiç kuşkusuz. Bu medreseyi anarken görevli Musa‘yı da unutmamak gerek. O bir fotoğraf dehası. Zaten Mardin’de pek çok fotoğraf çekim hilesi öğrendik. Özellikle yansıma ile çektiği fotoğraflar gerçekten görülmeye değer. Musa ve ailesi medresenin temizlik ve bakımını gönüllü olarak yapıyorlarmış. Bunun bir aile geleneği olduğunu da bu vesile ile öğreniyoruz.

Kırklar Manastırı ya da Mor Behnam Manastırı

Mor Behnam ile kız kardeşi Saro adına yapılan ve şu anda Kırklar Kilisesi olarak anılan bu kilise, ismini erken dönem Hıristiyan efsanelerinden almış, 6’ncı yüzyılın ortalarına ait bir yapı. Doğu-batı yönünde 12 masif sütun üzerine oturtulmuş kemerlerle taşınan tavan bölümü düzgün kesme taşlarla örülü. 1293’te Mardin Süryani Kadim Patriklik Merkezi olduktan sonra halkın ruhani ve idari işleri bu kiliseden idare edilmeye başlamış.

Kırklar Kilisesi’nde patrikler ve metropolitler önceleri kilisenin avlusunda tavanları kesme taşla örülmüş odalarda ikamet ederlermiş. 1850’de bu odaların yerine yeni bir patriklik merkezi inşa edilmiş, bir dönem burada bir okul açılmış olup, uzun yıllar faal olduğu bilinmekte. Bu Manastırı bize yerel bir rehber anlattı. Çok sevgili rehberimiz Ahmet ise bilgisi, sabrı ve harika fotoğraf çekimleri ile gezimizi keyifli kılmak için çok uğraştı.

Cerciş Murat Konağı

Sabah erken başlayan gün bizi biraz yormaya başlamıştı artık. Tarihi mekanlar ruhumuzu doyursa da, midelerimiz böyle düşünmüyordu. Yemek seçimimiz bir Mardin sembolü oldu elbette. Aracın bizi bıraktığı yerden meşhur Cerciş Murat Konağına kadar yürüdüğümüz yol ve karşımıza çıkanlar inanılmazdı. Konak ambiyansı ve manzarası ile zaten çok güzel. Yemekleri anlatmıyorum bile. Her biri birbirinden lezzetli, muhteşem bir ziyafet. Ebru hanımı ve yaptıklarını zaten takdirle, hayranlıkla izliyoruz her zaman. Hele bu deprem sürecinde hayata geçirdiği “Gönül Mutfağı” ile gönüllerimize bir kez daha taht kurdu. Bu harika kadının restoranının da bu kadar harika olması zaten tesadüf olamazdı. Bir kadın olarak gurur duyuyorum. Tıpkı Kars’ta olduğu gibi burada da bir kadın girişimci bize ilham odu yine. Kadın emeği ve kadın istihdamı gerçekten en önemsediğim konulardan biri. Bu çerçevede yapılan her şey çok kıymetli.

Belki gönül mutfağında çalışmaya gidemedik ama her şekilde desteğimiz devam ediyor. Son olarak çocuklar için kahvaltı paketi hazırlamak da yine çok güzel bir düşünce. Sizler de “topraktan tabağa” sayfasına girerek öğrencilere kahvaltı satın alabilirsiniz. Destek olmak için sadece orada olmak gerekmiyor. Yaraları birlikte sarmak her zaman mümkün. Fiziken orada olabilen herkese de yürekten teşekkürler gönderiyorum bu vesile ile.

Mardin Sokakları

Yemek sonrası Mardin’in dar, merdivenli, güzel sokaklarında yürüyüş yaptık. Şarap evleri, hayalet şeker, dibek kahvesi, sabun… ilk gözüme çarpanlar. Yolda yürürken, kahvenizi içip, şekerinizi yiyerek dolaşmanız pek mümkün, üstelik hepsi de ikram. Dikkatimizi çeken en güzel şey, insanların güler yüzü oldu. Sanki bütün mutsuz insanlar İstanbul’da toplanmış gibi geldi bana. Halk neşeli, sıcakkanlı. Esnaf saygılı. Süryani Çöreği de anmadan geçemeyeceğim farklı bir lezzet. Mardin hem kalbimize, hem ruhumuza hem de midemize çok iyi geldi. Kedi sokağı, Mardinli Monroe, şekerci dükkanları… Eski Mardin gerçekten keyif veriyor.

Yürüyüşün son durağı Sabancı Müzesi. Güzel dizayn edilmiş bir müze burası. Açık söylemek gerekirse beklentimin biraz altında idi ama yine de süreçleri anlamak ve tarihi okumak adına güzel oldu gezmek. Ardından Marangozlar kahvesinde içtiğimiz kahveler ile tüm yorgunluğumuzu attık. Sonrası serbest zaman… Herkes alışverişte…

MOR GABRIEL MANASTIRI

Ertesi gün yine erkenden düştük yola. Bu kez Şırnak yolundayız. Merakla beklediğim Mor Gabriel Manastırına gidiyoruz. Burası gerçekten görülmeye değer. Hala yaşayan bir yapı. Mor Gabriel’in şifacılığı ve alçak gönüllüğünü öğreniyoruz burada. İlginç detaylarla dolu bir gezi aslında. Ziyaretçi profilleri de ülkemizin gerçeğini ortaya koyacak şekilde. Manastır hem ihtişamı ile hem de hikayesi ile hepimizi etkiliyor. Burada da yerel bir rehber var ama gruplar oldukça kalabalık olduğu için anlattıkları bizi pek tatmin etmiyor. Rehberimiz burada da boşlukları güzel anlatımı ile dolduruyor.

Ardından bir Ezidi Köyünü ziyaret ediyoruz. İdil ilçesine bağlı Mağara köy ya da eski adıyla Kivah Köyü. Bomboş terkedilmiş bir köy burası. Ne acı ki yaşanmışlık hissi veren tek yer köyün mezarlığı. Ezidilik ile ilgili bilgi veriyor rehberimiz, anlamaya çalışıyoruz en çok da insanların inançları yüzünden neden bu kadar acı çektiğini… Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu topraklarda da insanlar din yüzünden, inandıkları yüzünden çok acılar çekmiş, göçe zorlanmış, katledilmiş. Terör ve ekonomik koşullar da işin içine girince burada yaşamaları hepten imkansız hale gelmiş. Yaşarken göremedikleri köylerine ancak ölünce ulaşır olmuşlar. Çünkü nerede olursa olsun kendi topraklarında gömülmek istiyorlar, hem inançları hem de istekleri gereği…

Rengarenk kumaşlar sarılı mezar taşlarında. Mezarlık insana tedirginlik değil, huzur veriyor nedense. Ezidilik ile ilgili çok kaynak olamayabilir. Ben en çok Zülfi Livaneli’nin Huzursuzluk kitabından bir şeyler öğrenebilmiştim. Roman olduğu için daha akılda kalıcı oluyor diye düşünüyorum. Yaşam acılarla dolu Ezidiler için. Coğrafya mı, doğduğumuz ev mi kaderimizi belirleyen? Bugünlerde bu soruyu ne çok sorar oldum? Ama cevabı yok.

Ardından iki Süryani köyüne gidiyoruz. Kiliseleri ziyaret ediyoruz. Hah Köyündeki Meryem Ana kilisesi minicik bir kilise. 120-125 nüfuslu bu sakin köylerde süren yaşamları merak ediyoruz. Baskılar, terör burada da göçe zorlamış halkı. Ama gidenler unutmamış destekleri hala devam etmekte. Eminim imkanları olsa asla bu güzel köylerden ayrılmak istemezdi kimse. Neden bilmiyorum en çok bu köy huzur verdi bana.

Mardin ve Şarap

Günü en keyifli zamanı Midin Şarap tesisini ziyaret etmek oldu. Marcos Bey bize hem anlatımı ile hem de tattırdığı nefis şarapları ile harika bir zaman hediye etti. Öğündük Köyünde şarap içmek belki de hiç aklıma gelmeyecek bir deneyimdi… Dünyanın en eski bağlarının burada olduğunu öğrendik. Güzel ülkemiz ne büyük zenginliğe sahip. Her seyahette yeni bir sayfa açılıyor kafamda ve geleceğin daha iyi şeyler getirmesini diliyorum. Barış en çok ihtiyacımız olan şey. Farklılıkların bizi nasıl zenginleştirdiğini anlamak ve anlatmak için çok geç kaldık ama dilerim gelecek nesil bizlerden çok daha akıllı ve barışcıl olur.

Midyat bir sonraki durak… Telgari almak için dolanıyoruz sokaklarda. Midyat’ın da kendine özgü bir dokusu var. Midyat Sıla Konağı, şimdilerde dizi setlerine ev sahipliği yapsa da, halkın ve turistlerin ilgisini çeken bir yer. En son Hercai dizisi çekilmiş burada. Kalabalık sokaklar, kahve ikramları burada da devam ediyor.

Gün yine bir Mardin lezzet durağı ile bitiyor. Leyli restaurant da yöresel yemek ve eğlence ile keyifli zaman geçiriyoruz.

DARA ANTİK KENTİ

Son gün Diyarbakır…. İlk durak Dara Antik kenti. İnanılmaz bir yer burası. Tesadüfen bulunmuş olması bir yana, hala bilmeyenler olması da büyük kayıp… Kimbilir daha neler neler var bu topraklarda diye düşünmeden geçemiyor insan. Yurt dışında olsa pamuklara sarılacak bu bölgeye bir kuruş para ödemeden elini kolunu sallaya sallaya giriyor herkes. Her yere basıyor, çöpünü atıyor. Yıllarca ahır olarak kullanılmış, düşüncesi bile ürpertici. Dilerim yakın zamanda Kültür Bakanlığı korumasına alınır. Hemen yakınında bir zamanlar zindan olarak kullanılan sarnıcı geziyor ve bahçesinde bakır tastan buz gibi naneli ayran ile ferahlıyoruz.

ZERZEVAN KALESİ

Bundan sonraki durak Zerzevan Kalesi. Adeta bulutların üzerinden tüm ovaya hakimsiniz. Gökyüzü bir başka güzel görünüyor buradan. Savunma amaçlı inşa edilen bu kale, kimi zaman gökyüzü bilimcilerinin, kimi zaman gezginlerin uğrak yeri olmuş bir zamanlar. Kilise, arsenal, gözetleme kulesi kalıntılarını ilgiyle izliyoruz. Konutların bulunduğu alanda su sarnıçları, yeraltı ibadethanesi, yeraltı sığınağı ve işlevi bilinmeyen bazı yapılar da mevcut.

Bunlar içinde en ilginç olanı da Mithras Tapınağı... Tıpkı Göbeklitepe‘de olduğu gibi burada da inanç sisteminin ne kadar önce oluştuğunu görüyoruz. Mithras dinine ait olduğu söylenen bu tapınak, bugüne kadar pek çok ünlüyü de konuk etmesi bakımından ilgi çekici. İyi haber ben bu yazıyı yazarken geldi. Kale UNESCO Dünya mirası listesine girmeye hazırlanıyormuş. Çok mutlu oldum.

Diyarbakır’da yedigimiz muhteşem yemek ile artık yavaş yavaş gezinin sonuna geliyoruz. Fırın-cı Restaurant, eski bir hamamın restore edilmesi ile dönüşen bir mekan, sadece lezzetleri ile de değil görselliği ile de keyif verici. Lezzetler muhteşem, yediğimiz her şey birbirinden güzeldi, üstelik fiyatlar da oldukça uygun. İstanbul’da şubesi varmış bu iyi haber. Fişekhane’ye yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Fişekhane de son haliyle oldukça görülmeye değer bir yer olmuş bu arada, aklımda iken söylemek istedim.

ŞİMDİ NEREYE GİDİYORUZ?

Çarşı-pazar, alışveriş derken havaalanına doğru yola çıktık… Güzel bir gezi ve güzel anılarla biten bu yolcuktan sonra ilk aklımıza gelen soru, şimdi nereye gidiyoruz?

Sevgili ailem ve dostlarımla yaptığım, anılarımda güzel izler bırakan bu geziyi size kısa notlarla aktarmaya çalıştım. Ama mutlaka gidip görmenizi dilerim. Yurdumuz her yönüyle çok zengin. Kültürel mirası sayılamayacak kadar çok. Her gün yeni bir şey öğrenmek inanılmaz keyifli. Eskilerin deyişi ile çok gezen mi, çok okuyan mı?

Elbette okumak çok kıymetli ama gezerek de bunları perçinlemek, görerek öğrenmek farklı bir haz veriyor. Gezilerin bunun yanında dostluğu pekiştirme ve farklı lezzetleri deneyimlemek gibi bir güzelliği olduğu da asla yadsınamaz.

Bu geziyi biz Lalit tur ile yaptık. Tıpkı Van turunda olduğu gibi. Bir kaç küçük eksiklik ötesinde her şey çok iyiydi. Mutlu olduk. En önemlisi de turumuzun çocuklar için de bir yarar sağlamasını öğrenmek oldu. Tur şirketi gelirinin bir kısmını çocuk esirgeme kurumlarındaki çocuklar için kullanıyor ve onlara maddi katkı yanında kültürel geziler de yaptırarak fayda sağlıyormuş. Bunu öğrenmek hepimizi daha da mutlu etti.

SON SÖZ

Ülke gündemimiz o kadar yoğun ki bu yazıyı toparlamak epey vaktimi aldı. Dikkatimi toplamak ve odaklanmak çok zor bu hareketli günlerde. Her geziden sonra notları ve anılarımı paylaşmayı seviyorum. Hem kişisel hafızama kaydetmek hem de biraz olsun bilgi verebilmek adına. Her yeri de çok beğeniyorsun hiç mi olumsuz bir şey yok derseniz, evet beğeniyorum. Her yer kendi içinde çok güzel ve çok özel, çünkü yurdumuz çok güzel. Güzel gözlerle baktığınız ve sevdiklerinizle olduğunuz zaman her yer çok güzel. Kötüleri anmak fayda sağlamaz. İyileri analım ki daha çok sevilsin, daha çok gidilsin istiyorum. Ama illa ki sevmediğin bir şey de olsun derseniz, tek bir şey var o da kültürel mirasın bu kadar hoyratça ziyan edilmesi. Dilerim bunlara sahip çıkacak, koruyup kollayacak bilgi ve eğitim düzeyine sahip olalım bir an önce.

Bir sonraki geziye kadar hoşcakalın, sevgiyle kalın…

2 Yorum “BİZBİZE MARDİN”

  1. İncigül Yağcı

    Mügişim sihirli kaleminle seninle bir kez daha bu özel şehri bir kez daha gezdim…Kalemine aklına sağlık…

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir