evde-kal

Yine bir evde kal günü… Hatta 17 koca evde kal günü, biri gitti kaldı 16….

Geçen yıldan bugüne yaşadıklarımıza bakınca imkansız kelimesi anlamını yitirdi bende. İmkansız diye bir şey yokmuş meğerse. Tabi ne tarafından baktığınıza bağlı. İyi bakarsan iyi, tam tersi ise kabus. Bir gün biri gelip hadi evde kal, hiç bir şey yapma. işe gitme, okula gitme, yemeğe gitme, sinemaya gitme, sevdiklerini görme dese hadi canım saçmalama derdik kesin. Hiç birimizin en azından standart düşünen hiç kimsenin aklına bile gelmezdi böylesi bir durum. Evde Kal, hayatımızın sloganı, can simidi hatta umudu olabilir miydi? Dedim ya imkansız anlam değiştirdi bende. Bakış açımı umuda çevirirsem, bu günlerin bitmemesi de imkansız diyebilirim. Ama ya karanlığa alışırsam, ya imkansız tüm iyiliklerin üzerini örterse. Bu kabustan çıkmak imkansız, huzura kavuşmak imkansız diye düşünürsem…

Evde kal… ya artık hayatımız hep böyle saatlerle sınırlı olacaksa, özgürlük Kaf dağının ardına gizlendiyse, gücümüz yetecek mi o dağı aşmaya?

Evde Kal Sakın Kımıldama

Pek çoğunuz gibi bende, bu işin bu kadar uzayabileceğini öngörememiştim. Kısa sürede biter diye düşünmüştüm. Ama hiç öyle olmadı. Aç kapa- aç kapa, evde kal, süreli çık, bugün çık, yarın çıkma… derken kocaman bir yılı bitirdik. Hiç yaşanmamış bir yıl oldu 2020… Yeni yılın da ilk yarısı bitti bitecek… Ne hayaller, ne umutlar ile başlayıp adeta derin bir boşluğa düştük. Elbette yaşadık, yaşamaya çalıştık. Kah korkuyla, kah endişeyle, kah ara sıra minik nefes alışlar ile geçti bir yılımız. Açıkçası beklentim çoktu. Sandım ki, bu kadar çaresizlik, bu kadar tehlike varken, dünya başka bir yere evrilir. Kim bilir belki kötülüler biter. İnsanların aklı başına gelir. Hatta geçen yıl yazdığım Korona Günlükleri serimin ilk yazısı Korona ve Ben tam da bu iyi niyetimin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. İnsanlar birlik olur, herkes birbirine destek olur, doğayı sevmeyi, insana değeri öğreniriz diye masumca bir hayale kapılmışım demek ki. Ne yazık!

Jules Verne

Pek çoğunuz bilirsiniz, benim de çok severek okuduğum bir kitaptı. Jules Verne’nin İki Yıl Okul Tatili öyküsü. Evde Kal günlerimiz yeni başladığında ben kendimi bu öyküde gibi hissettim. Hafta sonu, yıllık izin, bayram ve mecburi ayrılıklar dışında hiç bu kadar uzun süre evde kalmamıştım. Her ne kadar arada boşluklar da olsa 35 yıldır çalışıyorum. Hadi bunun bir kısmını doğum, ve benzeri nedenlerden çıkaralım aktif olarak 30 yıla yakın bir süredir çalışma hayatının içindeyim.

Yukarıda saydığım nedenler dışında da hiç evde kal durumuna girmedim. İş değişikliklerim bile Cuma bitiş-pazartesi başlayış şeklinde oldu. Kaldı ki 21 yıldır da aynı kurumda çalıştığımı göz önüne alırsak o da çok değil yani. Dedim ya ilk günler bana tatil keyfi verdi. Evde olmak, evi yaşamak keyifliydi ve nasılsa bitecekti. Şu günlerin keyfini çıkarayım bari diye düşünüyordum. Yakın çevremde hastalık yoktu, sanırım o “bize olmaz” duygusu içimi rahatlatıyordu. Oysa bize de olan ne çok şey yaşamıştık. Sonunda oldu da zaten, biz de payımızı aldık. Neyse ki çok sıkıntı olmadan geçti.

Dedim ya ilk günler, her ne kadar endişeli de olsam, bir rahatlama, bir dinlenme, durma duygusu içinde iyi geldi bana. Heyhat, bitmedi…. Ne piki, ne mutantı, ne varyasyonu, ne sıkıntısı bitmedi. Kaçtıkça kovaladı. Biraz nefes alınca daha da agresifleşti. Anladım ki, bu iş bitmeyecek… Ya da en azından temelli çekip gitmeyecek hayatlarımızdan. Maske-mesafe-hijyen yetmedi, evde kal çözüm olmadı. Biraz rahatladıkça o daha da büyüdü ve işte yine yeniden evdeyiz. Umarım gerçekten etkili olur bu defa…

Dünya da değişmedi. Yine aynı egolar, hırslar, kavgalar. Yine aynı zulümler. Daha da arttı, yoksulluk, işsizlik, çaresizlik katlanarak büyüdü her geçen gün. Bize evde kal diyen düzen, kötüleri hep serbest bıraktı. Daha çok kadın öldü, şiddete uğradı, daha çok kişi eziyet gördü. Ülkeler arası çözümsüzlükler hiç tatile çıkmadı. Yine şehitler oldu, yine ocaklar söndü. Bilim kendini paraladı ama yine siyasetin önüne geçemedi…

Peki Ne Değişti?

O zaman sormazlar mı, peki ne değişti diye? Cevap hiç bir şey olabilir mi? Bu kadar eziyet hiç bir şey için mi çekildi? Minicik bir ders bile almadı mı kimse? Yine aynı sömürüler, yine aynı bozuk düzen, yine aynı haksızlık… Adeta bir dejavu… Aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak ve hep aynı sarmalda kalmak…. Evde Kal… Bilsem ki düzelecek bir şeyler, daha çok evde kalmaya hazırım ben. Ama yok, düzelmiyor. Öylesine içinden çıkılmaz yollara girdik ki, artık ne evde kal komutları virüsü durduruyor, ne muhteşem üçlü (maske-mesafe-hijyen) yetiyor. Hastalık bilmem kaçıncı dalgada, üstelik yanına yeni arkadaşlar da almış hız kesmeden ilerliyor. Aşılama yetersiz, önlemler sadece hayatı zorlaştırıyor, virüsün buna aldırdığı bile yok… İnsanlar daha mutsuz, daha çaresiz üstelik daha da kayıtsız…

Sonuç

Sonuç koca bir hiç…. Geçen yıl yazdığım umut dolu yazılara bir yenisini ekleyebilmeyi çok isterdim. Ama benim malum iyimserliğim bile buna yetmedi. Kutlanamayan bayramların, yaşanamayan günlerin, özlemlerin, özgürlüğün yolunu daha çok gözleyeceğiz belli ki. Benim anladığım bu ne yazık ki… Bitecek mi? Evet bir gün bitecek… Geride kocaman enkazlar, kocaman boşluklar, kocaman acılar bırakarak…. Ve en kötüsü hiç ders çıkaramadan, hiç aklımızı başımıza getiremeden. Geldiği gibi sinsice çıkacak yaşamlarımızdan.

1 MAYIS- EVDE KAL – SAKIN DİRENME

Evde Kal 1 Mayıs

Bugün 1 Mayıs. Biliyorsunuz acı bir hikayesi var. 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı, işçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü. Dünya üzerindeki pek çok ülkede, resmî tatil olarak kabul edilmekte. Bizim ülkemizde ise daha da zor bir yolculuğu oldu. Değil kutlanması, adının anılması bile uzun zaman aldı. Çok acılar çekildi, çok kanlar döküldü. Neyse ki, Nisan 2009 tarihinden beri kutlanmaya başladı ve resmi tatil olarak ilan edildi.

Benim bu bir kaç cümleyle açıklamaya çalıştığım süreç, hafızalarda acı hatıralarla dolu. Onun için gerek uluslararası, gerek ülke bazındaki gelişmeleri ve süreci bir kez daha okumanızı önermek isterim. Tıpkı 8 Mart gibi, anlamını bilirsek, değerini de biliriz diye düşünüyorum. Bugün de yine Evde Kal kısıtlaması içinde kayboldu gitti. Zaten bu koşullarda kutlanması da mümkün değildi. Tıpkı bağımsızlığımızın ve Cumhuriyetimizin varlık sebebi olan günlerimiz, coşkuyla kutlayamadığımız bayramlarımız gibi. Ya da maneviyatımızı, geleneklerimizi ifade eden diğer tüm özel günler gibi… Maalesef korona sadece canımıza değil, değerlerimize de kast ediyor. Ya da kast ettiriliyor mu demeliyim?

Düşünüyorum da, bize borçlu olan hayat mı? Bu kadar acıya, bu kadar eziyete, bu kadar yoksunluğa kurban etti hepimizi. Canımızı yaktı, onulmaz acılar içinde bıraktı. Yoksa biz mi hayata borçluyuz? Aklımızı kullanmayı başaramadığımız, bilimin gücüne inanmadığımız ve kendimiz dahil hiç bir şeye saygı göstermeyi beceremediğimiz için… Acıyla, sıkıntıyla, hüzünle randevumuz bitmeyecek sanırım ta ki, akıl yolu, egonun önünü kesene kadar… Sözün özü, bu yıl da baharı sadece pencerelerin ardından karşılayacağız…. Dilerim ve umarım ki bu son olsun…

Sevgiyle, sağlıkla kalın

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir